Kısa Hikayeler

LİLİ

                 Üşümüş pencere buğusunu gagalayan bir kuşun tıkırtılarını dünyanın en güzel şarkısıymış gibi dinliyordu. Elindeki deftere sıkı sıkı sarılmış zamanın bitmesini bekliyordu. Aklında yeni bir güzellik arayışı vardı. Tanrıların yaratabileceğinden daha da güzel bir kadının varlığını görebilecek kimse yoktu etrafında. Yapayalnız bir ormanın ortasında küçücük bir evde mükemmel bir kadın kimsesizce doğayı ve kendini güzelleştirmeye devam ediyordu. Çıktı evinden ve yeni bir çiçek aramaya başladı. Geçen gün bir kardelenin parlaklığını aldı gözlerine ve bin yıl hediye etti kardelene. O elindeki defterde çiçeklerin dilinde cümleler yazardı. Bu sözler söylenince bir çiçeğe, ondan bir güzellik alıp, bin yıl daha ömür verirdi o çiçeğe.

              "Sen ilk defa güldün

              Melekler son defa ağladı

              İsmin üvercinka diye anıldı

              Ve toprak hep böyle haykırdı"

                

            Bu cümleler bin yıl vermişti kardelenin ömrüne. Yüzündeki gülümsemenin sonu yok gibiydi. Hissedebiliyordu yüzündeki parlaklığı, öyle sıcak öyle yaşanılası bir parlaklıktı ki gökyüzündeki tanrıların gözü başka yere bakamıyordu.

            Adımladıktan sonra ormanı bir süre buldu aradığı yeni çiçeği. Oturdu karşısına bir dua edecek gibi. Defteri açtı üşümüş parlaklarını da ısıtarak. Zihninnde bir kaos başladı. Hatıralar üst üste geliyor, çocukluğu yaşlılığına karışıyor, hızlı hızlı kimi sözler dökülüyor dilinden anlaşılmayan kelimeler. Kucağında defter, bir eli kalemde diğerini bastırmıştı toprağa. Bir şeyler alıyor gibiydi topraktan. Bu beyaz kadın şu kara toprağa nasıl da anlam katıyordu. Bir şarkı söylemeye başladı bir bülbül. Halbuki güllerin henüz vakti gelmemişti. Kelimeler dökülmeye başladı kağıda ve her harf bir kalp çarpıntısı yaratıyordu.

            

           "Hüzündü bu yayılan

            Acımasızca korkak aşıkları saran 

            Ve İnci ürkekçe uzanırken

            Sonsuzluğun kendisine

            Artık bu ülkede

            Ne aşk olacaktı 

            Ne de adı anılacaktı" 


           ''Lirio Del Valle By Muguet'' diye bir söz duyuldu uzaktan, bir ağacın arkasından. Gizli bir göz olmaması gereken bir yerdeydi. Çiçeklere ömür veren bu kadını izledi, izledi ve aşık olmamak elbette mümkün değildi. Daha yakından görmek istedi yürüdü yavaş yavaş. Tanrıların keyfi yerine geldi. Acı çekecek bir genç oğlan daha. Aşık hüzünlere yeni bir sayfa. Merhaba dedi çocuk. Kız çevirdi yüzünü yüzüne ağır bir acıma ile. Dudakları sızlarcasına kıvranıyordu. Bir söz söylemek zor hatta imkansızdı. Çocuk yineledi merhaba diye. Bir veda sözcüğü haline gelmişti bu kelime iş defa. Kız çevirince yüzünü defterine. Çocuğun gözleri karardı ve serildi yere sessizce. 

           Bir idam seyri hazırdı. Toplanmıştı çiçekler siyahlar giyerek. Çiçeklere ömür katan kız en ortada, Tanrılar gökyüzünden sesleniyor lili yavaş yavaş al nefesini bu çocuğun. Adı anılınca çiçeklerin tanrısının bütün çiçekler eğilirdi önünde saygıyla. Çocuk ayıldı ama dünyası hala zifiri karanlıktı. Bağırdı, yalvardı, hıçkırdı. Korku hissi çarpıp duruyordu ormanın içlerinde. Kimse ses etmiyordu. Lili yaklaştı çocuğa, ellerini uzattı alnına. Çocuğun sesi kesildi. Bir rüyaya daldı mutlu ve aşklarla dolu bir rüya. Mutlu ölmek herkesin hakkıydı.

          

            "Aşık oldun sen sana

            Dokunmalıydın bu güzelliğe

            Eğer sevseydin beni, sevebilseydin yani

            Yaşamı seçen bir ölüm anlatılırdı belki

            Ölümün kıyısında, dalga geçen

            Ölmeden de çiçek açabilen"

           

            Çocuk artık yeni bir çiçekti. İsmi nergis olsun dedi tanrılardan biri. Kabul etti lili. Nergis talihsiz çalan eksik bir şarkı gibi yarım kaldı. Kendine gelip görünce lili yi, çiçeklerin tanrısını, eğildi bütün çiçekler gibi. 

            "Sen sonsuz güzellik, bin yıllık ömür ver bize ve mutluluk kat her faniye."

           

- Semih Aydın -         01:17

                               15.11.2021

 -----------------------------------------------------------

O ESMER TENLİ KADIN

         Saat 12 yi vurduğunda evinin kapısında dikilmiş o esmer tenli kadını gördüm. Adını bilmiyorum, o da bilmez benim adımı. Hiç karşı karşıya kalmadık. Son bir yıldır merdivenden çıkarken adımlarının seslerini ezberledim. Duyduğum gibi o sesleri koşup yapışırım kapıya yıllardır sevgilisine hasret kalmış bir adam gibi.

         Bir yıl önce bir Kasım gününün öğleninde geç kalmış bir kahvaltıyı tamamlamaya çalışırken bir kamyon sesi pikabımda çalan Ella'ya engel olmaya başlayınca zorla kaldırıp kafamı aşağı doğru baktım. O esmer tenli kadın dikiliyordu kamyonun önünde. Bir şeyler söylüyordu kendisi bile duymazken sesini. Adamlar eşyalarını taşırken mahallemizi gizli gizli seyrediyordu. Bir adam hoş geldiniz, hayırlı olsun dedi, sessizce teşekkür etti. Başka biri yardıma ihtiyaç var mı dedi. Bir başkası gereksiz sorular sordu hızlı hızlı. Hepsini güzelce savuşturup uzaklaştırdı. Adamlar bitirince işini paralarını ödeyip adımlamaya başladı merdivenleri. İşte ilk defa o zaman duydum o hayran bırakan sesleri. Ve aşık oldum bir kadının adımlarının sesine.

         Kurak ve eser bir şehrin belki de en güzel yerinde oturuyorduk, en güzel sokağı, en güzel binasında. Ki o esmer tenli kadın geldiğinden beri bu şehir bir fazla anlam kazandı. Şair babanın dizleri çınlar arada kulağımda "bu şehir güzelse senin yüzünden." Yüzüne okumak istediğim şiirlerden biri de bu. Bir diğeri her sabah uyanır uyanmaz dinlemeye başladığım "içimden şu zalim şüpheyi kaldır" ki gizli gizli kapısını dinlerken duyarım arada onunda bu şiiri dinlediğini. Yanlışlıkla benim kapımı çalan kuryelerden gördüğüm kadarıyla her ay bir şiir kitabı alıyor. Hepsi İsmet Özel olamaz ama sonuçsuz tahminlerim bir sonuca bağlanmıyor.

         Bir akşam vaktinde bağıra çağıra bir şiir okurken duyduğumda onu. Sanırım ya kendi şiiriydi ya da henüz tanışmadığım bir şairin şiiri. "Sen bana neleri hatırlatıyorsun bilemezsin" diye başladı. Bu ilk cümleyi hazmetmem günlerimi aldı. Bir sevdiği vardı çok belli ama hiç evine gelmedi diye avuturdum kendimi. Hatta hiç kimse evine gelmedi. Bu yalnızlığı tanırım derim arada kendi kendime hiç istemesem de. Zamanda kaybolmak bu olsa gerek. Yalnızlığın içerisinde zamanını doldurduğu o adam kimdi öğrenmem gerekiyordu. Hem biraz daha fazla bilgi lazımdı onunla ilgili bir şiiri daha da anlamlandırmak için.

        

"O ilk gün ki milatıdır insanlığın


Ellerin bir bahar hediye etti bu kurak topraklara

Sesinden duyulan şiirler tanrının sesinden

Mucizevi bir cennet haberini almak gibi

Elbet kavuşacak kelimelerimiz bir kağıtta

Resmi kabul edilecek mutluluğun


Taze sabahlarda adımlarını duyunca

Esip gelir bütün aşklar ellerime

Nazende bir cümle dilimde yer eder

Lacivertler gömleğimle kapının arkasında

İlk aşık adam gibi cesaret edemiyorum itirafa


Kalbim haykırsa da bu sevgiyi

Adını bilmediğim bir kadına nasıl söylenir

Dört mevsimden en çok sana bahar açan

Ilık yağmurlar altında bir senin için ıslanan bir adam

Nasıl anlatılır adımlarının sesine aşık olmayı"


          Pazar günleri hariç her sabah 7 de evden çıkar akşam 6 da evine geri gelirdi. Bir pazartesi günü ilk kez girdim evine gizlice. Fark etmesin evine girdiğimi diye parmaklarımın ucunda yürürdüm. Hiç dokunmadım eşyalarına, sadece saatlerce izledim, o yeni sıkılmış parfümünü çektim içime, içimde istemsiz sıcak bir pazar günü yaratırdı bu his. Bir odanın kapısı her seferinde kilitliydi. O kapının ardındaydı bütün giz. Günlerce bekledim o kapıyı açık bırakmasını. Bir gün girdiğimde evine ilk defa bu kadar dağınıktı evi. Dün gece bir ağrı fazla gelmiş gibiydi ona. Seni bir insan nasıl üzer, nasıl olur da yalnız bırakır diye hırslanırken o odanın kapısı açıktı. Adımlarım korkak olsa da takip etti yolu. Kocaman bir masa karşıladı odanın girişinde. Üzerinde bir sürü kitap, yalnız bir defter ve bir de o birinin resmi. Aylardır sakladığım şüpheler saçıldı yere. Bir sızı başladı sol tarafımda. Göz yaşım düşecek olunca yerlere fazla durmadan çıktım evinden gerekli bilgiyi de öğrenerek.

          Bir pazar sabahı yine güzel bir şiir duyulurken yan taraftan hazırlanıp çıkmak için hazırdım bir yolculuğa ki biliyordum bu yolcuğun sonu başka birine bir yolculuk demek olacaktı. Ya bir ölüm daha seslenecekti uzaklarda bir camiide ya da bir kır bahçesinde bir sevinç seslenecekti benden ve o esmer kadından. Bir gün sonra döndüm evime tam da gittiğim saatte. O gün evine giremedim hatta balkonumdaki koltuktan kalkamadım. O akşam eve gelmeyeceğini biliyordum. Beklemedim duymayı adımlarının sesini. Hiç tanımadığım birini ilk defa bu kadar özledim bütün o sevmelerim bir yana bu özlem daha bir ağırdı. Tam bir hafta geçti yokluğunda. Her gün yeni bir cehennem sabahıyla başlar yine en sıcak yangınlarla son buldu. Tekrar tekrar okuyordum yazdığın şiirleri. Ya yanlış anladıysam diye şüphe bir karanlık gibi çöküyordu aklıma. Ama olamaz, ben usta bir şairim, bilirim kelimelerin dilini. Yapamadığını ben gerçekleştirdim senin için, bizim için.

          Saat 12 yi vurduğunda evinin kapısında o esmer kadını gördüm. Adını bilmiyorum, o da bilmez benim adımı. Hiç karşı karşıya kalmadık. Son bir yıldır merdivenden çıkarken adımlarının seslerini ezberledim. Duyduğum gibi o sesleri koşup yapışırım kapıya yıllardır sevgilisine hasret kalmış bir adam gibi. Bu sefer adımların sesi bir hüzün anlatıyordu. İçime çöken bu hüzün yüz yıl yıkansa çıkmayacak bir leke gibi. Aynanın karşısında günlerce sürecek bir hayalin habercisiydi bu. Yüzündeki bahar solmuş, ellerini parlaklığı terk etmiş bir haftada ve tek sebebi benim. Siyah elbisesi bütün geceyi sönük bırakıyordu. Kapıyı açmak için elleri gitmiyordu, hareketsiz duruyordu. Kapıyı açıp sarılmayı düşündüm bir saniye, o an bitmeden benim kapıma doğru döndü. Gözlerindeki kızıllık bir ömür boyu oraya hapis olacak gibiydi. Ömrümün sonuna gelmiştim. Arkamdaki pencereden Azrail adımlamaya başlamıştı evimi. Kımıldamadan bir kapı yüzüme binlerce kez çarpıyor gibiydi. Yaklaştı iyice kapıya o esmer tenli kadın. Bir cümle söylüyordu tekrar tekrar yaklaştıkça anladım, bana değil cennete sesleniyordu, oraya mutlu bir haber, bana binlerce yıl sürecek bir ölümü hediye etti. Her yedi katlı gökyüzünü gördüğümde bir masum bülbülü öldürmüş gibi saplanıyor yüreğime acılar. 

          Bir daha onu hiç görmedim, bir daha hiç o adımlarının sesini duymadım. Yalnızca söylediği son cümle kaldı ve her saniye tekrarlanıp, ölmeden öldüren bir zamana hapis etti beni. Oysa ben iyi anlardım kelimelerin dilinden. 

          "Sen bana kavruk tenime yakışmayan hüzne inat hüma kuşunu hatırlatıyorsun"

         

- Semih Aydın -             01:23

                                   09.11.2021

 -----------------------------------------------------------

 BİTMEYEN YALNIZLIK

 Bölüm 1           

               Yine çok kötü bir sabah. Sen gittiginden beri zaman geçmek bilmiyor. Herkes ve her şey anlamsızlaştı yine. Saatin 7 den 8 olması sanki bir asır aldı. Berbat bir durumdayım. Yelkovanı takip etmekten bıktım usandım.

         Diye düşünürken Ali, çalan telefon umutsuz ruh halini böldü. Arayan Ankara'da yaşayan annesiydi. Ece'nin gittigini boğuk ağlamaklı bir ses tonuyla anlattı annesine. Annesi ise bir kaç kuru cümle ile avuttu oğlunu ve akşam oğlunun doktorla olan randevusunu hatırlattı.

         Az sonra ahşaptan, siyah, karanlık odasında oturup, pencerenin önündeki kuşların baharı karşılar tavırda ötmelerini izlerken kapı çaldı. Ali ağır ağır her zaman oturdugu koltugundan kalkerken duvarındaki Londra posterine bir kaç bakış atıp, kapıya dogru yöneldi. Gelen kişi yan komşusu Ayşe Teyze idi. Ali hemen onu içeriye davet etti ve çay suyunu koymak için mutfaga geçti. Ayşe Teyze'nin gelişi onu biraz o kasvetli havasından kurtardı.

        Ayşe teyze 62 yaşında yüzünden gülımseme eksik olmayan ve herkese neşe saçan bir kadındı. Kocasını kaybedeli daha 3 sene olmuştu. Ali ile Ece nin Ayşe teyze ile tanışmalarıda o talihsiz günden bir gün sonra gerçekleşmişti. O gün iki sevgili kendilerine ev ararken, bir sokakta omuzlarin üstündeki tabutu ve o tabutun yaninda ağlayan yaşlı bir kadını gördüler. İkiside çok üzülmüştü bu olaya. Yagmurlu bu kasım gününde, karabulutlar dağılırken, yaşlı kadının yanındaki bir kaç eş dostta ayrılıyordu hızlı adımlarla. Ali ve Ece yaşlı kadının yanına yaklaşıp baş sağlıgı dilemek istiyorlardı ama çekiniyorlardi. En sonunda Ece öne atılarak:

— Başınız sağolsun, dedi.

— Dostlar sagolsun kızım, siz Mehmet Bey in eski ögrencilerinden misiniz ? diye sordu Ayşe Teyze.

Ne evet ne de hayır diyebildik yalnızca baka kaldık uzun uzun. Acısını paylaştığımızı anlar gibiydi. Hiç tanımıyor olsak da Mehmet Amca'yı da Ayşe Teyze'yi de bir anda onların ailesinden gibi hissetmeye başlamıştık. 
   
     Yıllar çok hızlı geçiyordu o güzel apartmanda o güzel insanlarla birlikte. Ayşe Teyze ile iyice aile gibi olmuştuk. Eşini kaybetmesinden sonra tamamen bize bağlanmıştı. Neredeyse her şeyi biz olmuştuk.

 ---------------------------------------------------------

BEYAZ ODA

 

BÖLÜM 1

              Sireni andıran bir alarm sesiyle kesildi rüyası adamın. Rüyasında ne gördüğünü hatırlamıyordu. Zaten daha çok alarm sesine odaklanmış durumdaydı. ''Bugün pazar niye çalıyor ki bu saat'' dedi kendi kendine. Sonra ''ben hiç alarm kurmam ki'' dedi. Bu fikirler biraz gözlerini aralamasına yardımcı oldu ve alarmı durdurdu. Büyük bir sessizlik başladı sonra. Adam hiç bilmediği bir odadaydı. Duvarlar bembeyaz, yerde yine beyaz fayanslar, üzerinde durduğu eski bir yatak ve yanında da bir masa ve sandalye.  Her yer ve her şey beyazdı. Yatağının tam karşısındaki odanın kapısı yarısına kadar aralanmmış duruyordu. Tereddütlede olsa kapıya doğru yöneldi hemen. Sessiz adımlarla yaklaştı. Tam kapıyı tamamen açıp kafasını dışarı uzatacakken kapı birden kapandı.'' Kimsiniz? Neden beni burada tutuyorsunuz? Cevap verin'' diye bağırsada herhangi bir karşılık bulamadı. Adam kapıyı yumruklayıp, kapıyı kırmak için omuz atmaya bir süre devam ettikten sonra yorulup masanın önündeki sandalyeye oturdu. Düşünmeye başladı bana bunu kim yapmış olabilir diye. Fakat aklına bir şey yada biri gelmiyordu. Düşünmeye devam ederken uyanmasına neden olan saati gördü. Eline aldığı gibi altında ufak bir kağıt buldu. Kağıda bakmadan önce saatte başka bir şey var mı diye düşündü fakat bulamadı. Kağıda döndü hemen sonra kağıtta''Hatırla'' yazıyordu. Adam tekrar etti içinden hatırla, hatırla, hatırla sonrasında bağırarak ''neyi hatırlayayım''dedi. Sakinleşince dünü hatırlamaya çalıştı. Neler yaptığını ayrıntısıyla düşünmeye çalıştı ama farklı yada dikkatini çeken bir şey bulamadı. Sıradan bir gündü. Sonra düşünmeyi bıraktı. Bu beyaz odadan nasıl kurtulacağını düşünmeye başladı.
             Odada pencere yoktu. Saat sürekli 7'yi gösteriyordu. Ne zamandan beri odada olduğunu bilmiyordu. Bir ara neden saat 7 diye düşündü. Yine dünü düşünmeye başladı. Sabah 7 de uyuyordum akşam ise mutfakta yiyecek bir şeyler hazırlıyordum diye düşündü. Yine farklı yada tuhaf bir şey hatırlayamadı. Gözünü yine kapıya dikti. Kapıyı kırmayı planladı ama aslında kendisi de yapamayacağını biliyordu. Çelik bir kapıya benziyordu. Kendisi de zaten öyle kuvvetli bir adam değildi. Orta boylu, 30 yaşlarında, sakalsız, parlak gözlü ve güzel siyah saçlı bir adamdı. Babasının sayesinde girdiği bir bankada müşteri hizmetlerinde çalışan, anlayışlı, sakin, müşterilerle ve çalışma arkadaşlarıyla iyi anlaşan bir adamdı.
          Çok acıktığını fark etti adam. ''Sanırım saat akşam 3 yada 4 falan olmalı'' dedi ama kendisinden hiç emin değildi. Odayı onlarca kez dolaşmış olmasına rağmen bir kez daha sağına soluna bakmaya, sağı solu kurcalamaya başladı fakat yine hiçbir şey bulamadı.Yorulduğunu hissetti, biraz da belki uyuyup uyanınca tekrardan kendi evinde olacağının hayaliyle yatağa uzanıp gözlerini kapattı.
        Sireni andıran bir alarm sesiyle kesildi rüyası adamın. Rüyasında ne gördüğünü hatırlamıyordu. Alarma uzanıp kapattı. Kendi evinde olma umuduyla gözlerini yavaşça açtı ama yine beyaz odadaydı. Kapıya baktı, kapı yine aynı şekilde aralıktı ve bu sefer kapının önüne bir tabak yemek, su ve ekmek bırakılmıştı. Adam yine kapıya tedirgin adımlarla yaklaştı. Kapıya varmasına 2 adım kala kapandı yine kapı yüzüne. Yine beyaz odada tek başına kalmıştı.

- Semih Aydın -                                  18:04

                                                       29.06.2020

BÖLÜM 2


              Yemeğe doğru adımladı, çok acıkmış ve bitkin bir halde, yemekleri hızlıca yemeye başladı. Tabaktaki her şeyi silip süpürdükten sonra, tabağın altında bir not daha buldu. Üzerinde ''ne yapmadığını'' yazıyordu. Dünkü kağıt aklına geldi hemen adamın : ''ne yapmadığını hatırla''. Bütün hafızasını zorlayarak tekrardan beyaz odaya kapatılmadan önceki günü düşünmeye başladı. 

                  Sabah her zaman ki saatte uyanıp, sessizce kahvaltısını hazırlayıp, giyinip evden çıkmıştı. Hafif bir yağmur eşliğinde iş yerine doğru yürürken geçen sene ayrıldığı sevgilisi aklını oyalıyordu ve ne zaman sevgilisi aklına gelse bir anlık sinirle yaptım yoksa ona vurmak ister miydim hiç diye kendini kendine affettirmeye çalışıyordu. İş yerine geldiğinde her zaman ki gibi bir gündü. Birkaç iş arkadaşına selam verdikten sonra masasının başına geçti ve ilk telefonun gelmesini beklemeye başladı. İlk telefon geldikten sonra saatler sanki dakika gibi geçip gidiyordu. Öğle arasında iş yerinde tek başına yemeğini yeyip telefonun başına dönüp, telefonları açmaya devam etti. Saat 5'e geliyordu. Son bir telefon daha deyip cevapladı. Çok kısık bir ses geliyordu ve karşı tarafın ne dediği anlaşılmıyordu. çokta önem vermedi bu telefona, sadece aklında kalan kadının ''saat 7'de'' demesiydi fakat ondan bile çok emin değildi.İş yerinden çıktığından sabah ona eşlik eden yağmur yine yanında yerini almıştı. Ufak bir alışveriş yaptıktan sonra evine geldi. Önce televizyon başında biraz dinlendikten sonra mutfağa yemek hazırlamaya geçti.Yemek hazırlamaya başlamasıyla birlikte yan binadan sesler de duymaya başladı. Karı koca bağıra çağıra kavga ediyordu. Adam pek aldırış etmeden yemeğini pişirmeye verdi kendini fakat sesler giderek artmaya başlayınca acaba gidip bir baksam mı? diye düşünmeye başladı. Kapıya doğru yöneldi, kadının saat 7de dediğini duydu ve sesler kesildi. Döndü duvardaki saate baktı saat henüz 6 buçuktu. Yemeğiyle ilgilenmeye devam etti. İyi ki hiç karışmamışım bu kavgaya deyip, televizyondan bir müzik kanalı açıp, keyfini yerine getirip, iş yorgunluğunu üzerinden atmaya çalışıyordu. Yemeğini hızlıca yediğinde saat tam 7 olmuştu. Televizyonun sesini kıstı ve yan tarafta ne olacak diye kulak kesildi fakat hiç bir ses yoktu. Tam tekrardan televizyonun sesini açacakken, iş yerinde aldığı son telefonda duyduğu sesin kulağına geldiğini duyar gibi oldu fakat emin değildi ve yine önemsememeyi tercih etti. Akşamın geri kalan saatlerinde televizyonun karşısında geçirdikten sonra yatmaya gitti ve sabah kendini beyaz odada buldu. Adam artık yemek hazırlarken komşusundan gelen ses yüzünden burada olduğunu düşünmeye başladı. Acaba kadına bir şey mi oldu, ben gidip kapılarını çalmadığım için mi oldu? diye hayıflanmaya başladığı sırada karşısındaki kapı yavaşça açıldı. Parlak bir ışık geliyordu kapıdan, tedirgin olsa da kapıya doğru yöneldi ve bu sefer kapı suratına kapanmadı. Pek bir şey görmüyordu ama ilerlemeye devam etti. Işık iyice parlaklığını arttırdığında gözlerini sıkıca kapadı ve yine aynı kadının sesini duydu. Gözlerini açtığında iş yerindeki paydos zilini duydu. Adam yaşadıklarının hayal mi gerçek mi olduğunu kavramaya çalışıyordu. Beyaz odada geçirdiği her şey çok gerçekçiydi ama oraya nasıl düşmüştü yada nasıl kurtulmuştu anlam veremiyordu. Eve giderken aklında tamamen yan komşusu vardı. Yaşadığı apartmana birkaç ay önce taşınmıştı ve komşuların neredeyse hiçbirini görmemişti ve bunun için bir çaba da sarf etmiyordu. Apartmana girdiğinde ayakları titriyordu. Bir kat çıktı, dairesi koridorun sonundaydı. Yavaş adımlarla ilerliyordu, yan komşusunun dairesinin önünden geçerken durdu. İçeriden yine aynı ses geldi. Ne yapacağını bilmiyordu. Bir anda kapıya vurdu, zile bastı, cevap yoktu. Şiddetli şekilde kapıyı yumruklamaya başladı. Kapıya omuz atıp kırmaya çalıştı, olmadı bir kez daha sonra bir kez daha. En sonunda bütün gücünü toplayıp kapıya yüklendi. Kapıyla birlikte yere yuvarlandı. Ufak bir baygınlık geçirmiş gibiydi. Zar zor doğruldu. Yine aynı beyaz odada bulmuştu kendisini.

  - Semih Aydın -                       23:31

                                             16.10.2020

----------------------------------------------------------------------------------------------------------------

KARA KAGAZ

Bölüm 1

                Bembeyaz bir günün öğlen vakti. Rusya'da ufak bir kasabada ufak bir çocuk adımlıyor yolu. İsmi kasabada yavaş yavaş unutulmuş. Herkes onu Kara Kagaz diye korkuyla anardı. Yol ne kadar uzun olursa o kadar iyi diye düşünürdü kara kagaz. Cebindeki mektubu düşürmediğinden emin olmak için ara ara cebini yoklardı. Adımlarını ufak seçer ve biraz daha geç gitmeye çalışırdı varacağı eve. Saçları yana taranmış, başında şapkası, yeni alınmış ayakkabısı ve kalın siyah montuyla hemen tanınırdı.
                "Tek bir cümle ile bir insanın hayatını baştan aşağıya değiştirmek, bu büyülü bir şey. Herkes beni kara kagaz diye çağırıyor ama ben bir büyücüyüm. Kara büyücü daha güzel bir isim" diyip ufak bir gülümsemeyle kasabanın merkezine geldi. Meydanda toplanmış kadınlar kara kagaza korkulu gözlerle bakıyordu. Kara kagaz kadınları görünce durdu ve hepsini tek tek inceledi. Hiçbirine bir saniyeden fazla bakmadı ve yürümeye devam etti. Önünde 3 farklı yol vardı. 3 yolun önünde durdu, cebinden mektubu çıkardı ve uzun uzun mektuba baktı. Sanki ilk kez görüyormuş gibi mektubu anlamaya çalışıyordu. Meydandaki kadınlar korkulu gözlerle hangi yoldan gideceğini bekliyorlardı. Kara kagaz en sonunda karar verdi ve ortadaki yoldan devam etti yürümeye. Kadınların yarısı derin bir nefes aldı. Biraz da olsa gülmeye başladılar. Geri kalanlar gergin bir şekilde takıldılar peşine. Kara kagaz önde peşinde 10 dan fazla kadın. Kadınlar evlerine gelince ayrılıyorlardı kara kagazın peşinden. Sokaklar geçildikçe kadınlar azalıyordu. Hava sanki her sokakta daha da soğuyordu ve kar şiddetini arttırıyordu. Bazen bu kadar şiddetli kar yağmasını bile kara kagazdan biliyordu kasaba halkı. Yeni bir sokağa girdiğinde peşinde yalnız bir kadın kalmıştı. Kadının evine yaklaştıkça kadın içinden bildiği bütün duaları okumaya başladı. Kara kagaz kadının evinin önünde durduğu anda kadının kalbi de durmak üzereydi. Cebinden yine mektubu çıkardı ve bir süre baktı sonra devam etti yola. Kadın derin bir nefes alıp evine koştu. Kadın 35 yaşlarında siyah saçlarının aynısı gözlere sahip, yüzünde derin yorgunlukları ve hüzünleri taşıyordu. Kapıyı hızlıca açıp içeri girdiğinde evde 2 kızını uyuyorken buldu. Hemen mutfaga gidip yemek hazırlamaya başladı. Kocası ve oğlu aylardır evden uzaktaydı. Gitmeden eşinin bıraktığı para bitmek üzereydi. Son günlerde çocuklara hazırladığı yemek iyice azalmaya başlamıştı. Kadın hem eşini hem de oğlunu çok özlemişti ama kızlarına belli etmemeye çalışıyordu. Her sabah uyanıp kapıya koşuyordu kocasından mektup gelip gelmediğini kontrol etmek için sonra çocuklarına yemek hazırlayıp öte beri evi temizleyip kasabadaki bütün kadınlarla birlikte meydanda toplanıp kara kagazı bekleyip, peşimden yürüyorlardı. Kara kagaz evini geçtikten sonra da eve girip çocuklarına yemek yapardı. Karanlık çöker çökmez çok fazla durmadan çocukları uyutup pencerenin önüne geçip dışarı izlemeye başlardı. Yine öyle bir gecede, kocasıyla tanıştığı ilk günü düşünürken kapının çalınmasıyla irkildi. Kapıya doğru yürürken çocuklarını uyandırmamak için özenle seçiyordu adımlarını. Kapıyı açtığında kimseyi göremedi. Sonrasında kapının önüne bırakılmış bir saati fark etti. Saat parlak ama biraz eski bir saatti. Arkasında kadının anlamadığı bir dilde yazan birkaç cümle vardı. Saati alıp kapıyı sıkıca kapattı. Saat tam 5 te durmuştu. Kadın saati kimin bıraktığına anlam veremese de çok beğenmişti ve hem eğer değerli bir şeyse satıp eve bir şeyler alırım diye düşündü. Bu karamsarlığın yoğun oldugu günlerde bu saat kalbini biraz ferahlatmıştı. Nedense saati kocasının gönderdiğini hayal edip mutlu oldu. Bu ufak mutluluk ve hayallerle uykuya daldı.
              
- Semih Aydın -                     22:13
                                          08.07.2020

Bölüm 2
              ''Ürkek adımlarla bir kapıya yaklaştı. Kapı açılmaya dünden niyetli gibiydi, bir saniye yetti sessizce açılması için. Ölmek için çok gencim, öldürmek için de ama yapmam gerektiği söylendi. Cebine gitti küçük parmakları, ufak bir bıçağı alıp yaklaştı evinde çocuklarıyla uyuyan kadına. İzledi birkaç saniye, sonra birkaç dakika. Belki saatler geçti. Güneş yüzünü göstermek istiyor gibiydi ve bu onun son uyarılmasıydı. Bıçağı havaya kaldırdı, sanki gökyüzüne kadar uzandı. Öyle ağır ağır geldi ve birden sessziliği kesip çarptı kadının boynuna. Bembeyaz o boyun kızıla döndü.'' Nefes nefese uyandı kara kagaz. Yaşının çok üzerindeydi bu yaşadıkları, omzuna yüklenen bu yük. Elleri istemsiz uyanır uyanmaz radyoya giderdi. Savaş haberlerini dinlerdi. Beklerdi ordunun Almanlara karşı zafer haberini. Kayıplar her geçen gün artarken, bu kayıplar kara kagaza bir yük olurdu. Şuana kadar birinin öldüğünü hiç görmemişti ama onlarca kişinin ölüm haberini verdi. Her haberde sanki kalbine bir kara nokta kondrurdu ve onların uçup gitmeyeceği lekeler olduğunu bilirdi. Büyüyünce bir ülke yaratacağım derdi içinden kendine tekrar tekrar, savaşın ve ölümün olmadığı bir ülke. Kendi parmaklarımla yaratacağım, özenle evleri dizeceğim, sınırsız ağaçlar ekleyeceğim. Kimsenin çalışmasına gerek kalmayacak. Ben bakacağım hepsine, ben yemek götüreceğim, ben elbise götüreceğim, ölüm haberi değil. Beni gördüklerinde bir gülümse belirecek yüzlerinde, bir sevinç, bir mutluluk, korku yada nefret değil. Ben hiç kimseyi öldürmedim, bir karıncayı bile incitmedim. Annemi kaybettim, babamı kaybettim, kimsesiz kaldım, kocaman bir evde. Yağmur yağınca sallanır, kar yağınca dışarıdan daha soğuk olur. Sesimi duyan yok gecelerde. Yaşadığımı unutmak isterler insanlar. Kayıplarının yerine benim kaybolmamı isterler. Halbuki ben de hevesli değildim insanların yüreklerine acılar saçmayı. Orduya katılacak kadar büyük yada okuma yazmayı bilmeyecek kadar küçük olmak isterdim. Fakat isteklerin bu yaşadığımız dünyada gerçekleşmeyeceğini anlayalı çok oldu. Kaybolmak istiyorum bu hayattan kimsenin haberi olmadan, hiç varolmamış gibi. Hatırlayıp ardımdan konuşacaklardır ama olsun en azından artık yüzleri bu kadar karanlık olmaz insanların.
            Kapıyı açtığında yüzüne birkaç tokat attı kar rüzgarı. Gözleri doldu yine düşündükçe akşam yolunun kasabaya düşeceğini. Rüzgarda sendeleyerek ilerliyordu belediye binasına doğru. Ne kadar yaklaşırsa o kadar küçük kalbi ağırlaşıyordu. Belediyeye geldiğinde ufak bir kardan adama dönmüştü. Hemen koştu sobanın yanına, ufacık ellerini ısıtmak için. Birkaç dakika geçince o kimseyi bulmadan onu bulup yeni ısınmış ellerine bir mektup sıkıştırdılar. En azından tek bir mektup olmasına sevindi. Mektubun kime geldiğine hemen bakmaya gücü yetmiyordu. Uzun bir yol daha başlıyordu. Yollar kısa düşünceler çok uzun geliyordu.

- Semih Aydın -              22:18

                                  18.07.2020

------------------------------------------------------------------------------------------------------------


FREQUENS HODIE - Yine Uyanalım Aynı Güne

Bölüm 1

           Herhangi bir sabah gibiydi. Uyanmıştı ama henüz gözlerini parlak ışıkla karşılaştırmak istemiyordu. Yatağının daha rahat olduğunu düşündü. O gün sevdiği adamla görüşüp, gelinlik bakacakları için mutluydu. Aslı zor da olsa sonunda açtı gözlerini. Odasına çok benzeyen ama kesinlikle orası olmayan bir yerdeydi. Şaşırdı ve yüzünde bir acı izleniyordu. Doğruldu yataktan. Yanında bir adamın uyuduğunu görünce irkildi, bağırmak istedi sonra vazgeçti. Sessizce yataktan kalkıp odadan çıktı. Çok şaşırmış ve korkmuştu. Ne olduğunu, nerede olduğunu, annesinin ve babasının nerede olduğunu düşünüyordu. Hiç bilmediği bir evde ne yapacağını bilmiyordu. Çekine çekine yürümeye başladı evin içinde. Bir odadan bir ses geldi ağlamaklı. "anne neredesin?" Benim çocuğum mu diye düşündü. Kapıyı açar açmaz bir kız çocuğu sarıldı bacaklarına. Bir his vardı içinde, çocuğu tanıyormuş gibi ama bir o kadarda yabancı gibiydi. Çocuk çok acıktığını söyleyince, düşünmeden mutfağa doğru gitti. Sağı solu karıştırıp bir şeyler hazırlamaya başladı. Mutfakta elini nereye atsa istediği şeyi buluyordu. Birkaç dakika o evde ne işi olduğunu düşünmeden sadece çocuk için bir şeyler hazırladı. Sonra telefonu aklına geldi ama yatak odasında kaldığı aklına geldi. Odaya girip almayı düşündü ama adamdan korktuğu için vazgeçti. Çocuğun odasına hazırladıklarını götürdü. Çocuğun yüzüne uzun uzun baktı. Kendisinden bir şeyler arıyor ve buluyor gibiydi. Bir anda yandaki odanın kapısı açıldı ve az önce yanında uyandığı adam dikkatli adımlarla yaklaştı. "günaydın Aslı, nasılsın bugün" dedi. Adam tedirgindi. Aslı "iyiyim neden iyi olmayayım" dedi. Adamı tanımadığını fark ettirmek istemiyordu. Adam " tamam o zaman ben bir duş alıp geliyorum mutfağa " dedi ve odaya geri döndü. Aslı kaçmak için son şans diye düşünüp kapıya doğru yöneldi. Çocuğu bıraktığı için üzgündü ama yine de gitmekte kararlıydı. Merdivenlerden koşarcasına inerken bir kadınla karşılaştı. O da aynı az önce adamın sorduğu tedirginlikle nasıl olduğunu sordu. Aslı da yine aynı şekilde cevap verip çıktı apartmandan. Önce soluna doğru yöneldi sonra vazgeçip sağına yolun aşağısına doğru yürümeye başladı. Hava sıcaktı, mevsimlerden yaz olduğu aşikardı. Nereye gideceğini bilmeden dakikalarca yürüdü. Hangi şehirde bile olduğunu bilmiyordu. Bir sahil kıyısına çıkmaya çalışıyor gibiydi ama bir türlü başaramadı. En sonunda bir parkın yanından geçerken dinlenmeye ve düşünmeye ihtiyacı olduğuna karar verdi. Kocaman bir ağacın altına yerleştirilmiş bir banka oturdu. İnce bir rüzgar başladı, kuşların ötüşlerine eşlik eden. Aslı ise bu kuş seslerini bir ağıt gibi dinleyip, uzaklara bakıp, ne düşüneceğini bilmeden, zihninde bir şeyler arıyordu. 

- Semih Aydın -               00:14
                                     09.06.2020

Bölüm 2

             Adam banyodan çıktığında çocuğunun ağlamasını duydu. Çabucak giyinip yanına koştu. Aslı'nın evde olmadığını görünce, alışkanlık kazanılmış ama her seferinde acıtan bir yaranın sızladığını hissetti. Çocuğu komşusuna verip kendini dışarı attı. Her kayboluşunda fark yerlerde bulmuştu Aslı'yı. Nereye gideceğine dair hiçbir fikri yoktu yine. Polisleri aramaya yüzü yoktu artık. Yine de en son çare onu düşünüyordu ve başladı yürümeye kocaman bir şehirde.

              Aslı hiç tanımadığı bir dünyaya bırakılmış gibiydi. Kimseyi tanımıyor, nereye gideceğini bilmiyordu. Eve geri dönmeyi bile düşündü ama nasıl geri döneceğini de bilmiyordu. Evdeki adamı ve çocuğu hatırlamaya çalışıyordu. Evleneceği adama ne olduğunu, anne ve babasının nerede olduğunu da aklından çıkaramıyordu. Yine yürümeye başladı sokaklarda. Nedense sokaklar tanıdık gelmeye başladı. Biraz daha yürüdükten sonra birer birer tanıdığı sokaklar artıyordu. Ailesinin, bu sabaha kadar kendisinin de evini bulmuştu. Evin dışı tamamen değişmişti ama orası olduğundan emindi. Evin önüne geldi ve ufak bir tereddütten sonra zili çaldı. Karşısında annesini görmeyi beklerken tanımadığı bir kadın açtı kapıyı. Kadının Aslı'yı tanıdığı belliydi. Hoş geldin Aslı dedi ve içeri buyur etti. Aslı girmekten çekinse de içeriyi, odasını merak ediyordu. İçeri geçti ve kadından bir açıklama bekler gibi yüzüne bakıyordu. Kadın çok geçmeden sözlerine başladı '' Aslı, bugün 25 Temmuz 2006. Sen en son 16 Ağustos 1999 akşamı uyuduğunu hatırlıyorsun. 19 Ağustos gece büyük bir deprem oldu ve bu apartman yerle bir oldu. Seni göçük altından çıkardıklarında yaşama ihtimali vermemişler ama uzun bir süre hastanede kaldıktan sonra iyileşmişsin ama maalesef depremin yaşattığı travmadan dolayı Frequens Hodie denilen bir psikolojik hastalığın var. Her gece uyuduktan sonra beynin her şeyi unutuyor ve sen sürekli 16 Ağustos gününe uyanıyorsun. Bunu her söylediğimde çok üzülüyorum ama maalesef aileni ve evleneceğin adamı o depremde kaybettin.'' Aslı bir anda kalkıp kapıya doğru yönelmeye başladı ve evden kendini dışarı attı. Koşup uzaklaşmaya başladı. Kadın peşinden çıktı fakat yetişemedi sadece ''evdeki adam senin kocan, o çocuk senin çocuğun, onların yanına dön'' diye bağırdı Aslı'nın ardından.

              Frequens Hodie kelimesini aklından çıkaramıyordu Aslı. Tanımadığı sokaklara geri dönmüştü. Gerçekten o kadının söyledikleri doğru muydu? Önce birkaç saniye yalan söyledi diye düşünüyordu sonra neden yalan söylesin ki diyip kendini kendisiyle bir tartışmaya giriyordu. Her gün aynı sabaha uyanmak ne kadar acımasız bir şey, bir de böyle felaket bir sabaha diye düşündü. Binlerce fikir aklından geçerken, aklına en çok takılan şeylerden biri de eğer gerçekten evdeki adam kocasıysa, kendisini evlenmeye nasıl ikna ettiğiydi. Sanki düşünceleri boğazına dizliyordu ve nefes almasını engelliyordu. Bir üst geçitten geçerken durdu biranda ve altından geçip giden arabaları izlemeye başladı. Her şey doğruysa ve iyileşemeyeceksem, neden böyle bir hayata devam edeyim ki dedi kendi kendine.

             Adam saatlerce Aslı'yı arayıp bulamadıktan sonra en sonunda polise yine haber verdi. Sokaklarda dolaşırken Aslı'dan sonra eski evine o da uğradı. Kadın olanları anlatınca biraz da olsa yaklaşmışımdır diye sokakları koşarak gezse de yine de bulamamıştı Aslı'yı. En sonunda bütün ümitleri tükenince ve kızını da merak ettiği için eve doğru yürümeye başladı. Adam eve dönerken son 5 yılın yorgunluğunu da tanışıyordu. Aslı'nın liseden sınıf arkadaşı olan ve o zamanlardan beri Aslı'ya aşık olan ama hiçbir zaman açılamayan adam, depremden sonra kimsesiz kalan Aslı'yı sahiplenmişti. Her sabah yeniden kendini anlatıp, her gün onu kendine aşık etmeye çalışıyordu. Son bir senedir biraz daha düzelmeye başlamıştı Aslı hatta bazı sabahlar her şeyin farkında uyanıyordu. Ancak hangi gün olanları hatırlayacağını yada hatırlamayacağını bilmediği için her gün onun için evlenmek üzere olduğu bir adamı seven Aslı'yı kendisiyle evli olduğuna inandırmak zorunda olduğu bir güne uyanıyordu. Adam bazen Aslı'yla evlendiğine pişman oluyordu ama sadece onu tekrar görene kadar sürüyordu bu pişmanlık fakat bu sefer ciddi bir şekilde ondan ayrılmayı düşünüyordu. Hastaneye yatırılmasına bir türlü gönlü razı olmuyordu ama artık başka yapacak bir şeyi yoktu. Bir yandan da kızını düşünmek zorundaydı. Neredeyse her sabah onu tanımayan bir anneyle uyanmak onun için de çok zordu. Apartmana yaklaştığından evlerini içinde birinin yürüdüğünü gördü. Çocuğunu oyuncaklarım diye tutturmuş olduğundan  yedek anahtarla eve girdiklerini düşündü. Merdivenleri adımlarken yarın başka bir sabah uyanmak zorundayım diye kendini ikna etmeye çalışıyordu. Kapıyı açtı ve Aslı'yı gördü. Çocuklarını kucağına almış ve saçlarını tararken kızının ona bir prensesin masalını anlatıyordu. Prensesin ismi Frequens Hodie miş dedi Aslı gülerek. Adam büyülenmiş gibi, dünyanın en güzel resmine bakıyor gibi taş kesilmişti. Sadece ağzından birkaç kelime döküldü. ''Frequens Hodie, yine uyanalım aynı güne''.

 

- Semih Aydın -                          23:08

                                                15.06.2020



------------------------------------------------------------------------------------------------------------


YORGUNLUĞUN ÇEKİP GİDİŞİ

          Dünyanın en güzel şehrinde dünyanın en güzel çifti aynı anda uyandı. Kadının saçları beyazlamış, yüzü yorgunluklar içerisinde ama hala parıltılı bir siması vardı. Adam biraz daha yaşlı, biraz daha yorgun ve pırıltısı sönmek üzereydi.
          Her gün aynı saatte uyanıp aynı saatte kahvaltılarını yaparlar, günlük işler bir rutin halinde, görev gibi hangi saatte yapılması gerekiyorsa o saatte yapılır ve sessizce uyumaya geçilirdi yine aynı saatte.
          Üniversitede tanışmışlar ve okulu bitirir bitirmez hayatlarını sonsuza kadar birleştirmişlerdi. Aynı iş yerinde çalışıp aynı zaman emekli olup, hayatlarının son yıllarını emeklilik için ayırmışlardı. Belki de bu muazzam ömrün tek eksikliği, dünyaya getirecekleri bir çocuktu. Bunun haricinde bütün mutlulukları yaşamışlardı.
          Saat 7 ve yine uyandı ikisi de aynı anda. Adam yavaşça doğruldu yataktan ve hemen yanına baktı. Her sabah olduğu gibi bir gülümsemeyle günaydın dedi. Cevap almayı bekledi. Cevap gecikti biraz ama yine birkaç kelime duyuldu kadından " yorgunluğumu alıp götürmelisin benden korkma, sen her şeyi harika yaparsın". Kuşların ısrarcı ötüşleri kesti konuşmalarını. Adam bir şeyi hatırlamış gibi kalktı yataktan ve mutfağa doğru yürüdü. Çay demlemek için ocağın altını yaktı. Birkaç kahvaltılık çıkardıktan sonra masanın üstüne, kapıya doğru gidip hemen önünde duran gazeteyi alıp mutfağa geri döndü. Mutfak oldukça düzenliydi, renklerin ve eşyaların özenle şeçildiği ve sürekli temizlendiği belliydi. Adam kahvaltısına başladı.
          Kadın yatakta doğruldu ve saçlarını taramaya başladı. Hemen yanında bir fotoğrafa bakıyordu on saniyede bir ve aynı sözü tekrarlıyordu"yorgunluğumu alıp götürmelisin benden korkma, sen her şeyi harika yaparsın".
          Adam kahvaltısının sonlarına gelmişti ve kapı çaldı. Ağır adımlarla yürüdü kapıya doğru. Sanki sırtında 70 yıllık bir yorgunluğu taşıyarak. Kapıyı açtı. Karşısındaki oturdukları evin kapıcısıydı. Birkaç saniye sessizce birbirlerini izledikten sonra "bir şeye ihtiyacınız var mı efendim, bir de apartmandaki arkadaşları hanımefendiyi merek ediyor" dedi. Adam bir hakaret işitmiş gibi kapıyı yüzüne kapattı. Mutfağa geri dönüp çayını içmeye devam etti. Kadının mutfağa geldiğini duydu ve bir bardak daha koydu masaya, çayını doldurmaya gerek duymasada. Kadın" kim geldi az önce" diye sordu. Adam düşünmeden hızlıca "tanımıyorum, adres soran biri" şeklinde cevapladı ve yatak odasına doğru yürüdü. Odaya girerken çekingen bir adım attı ve hemen sağındaki dolabın önünden geçerken sanki bir şeye basmak istemez gibi dikkatle geçti. Dolabı açtı ve birkaç kıyafetini yatağın üstüne attı. Bir çanta çıkarıp hepsini içine özensizce yerleştirdi. Radyoyu açtı ve pencerenin önüne geçip sokaktan geçenleri izlemeye başladı. "ömür çok hızlı geçiyor ve bu zamanı durdurmayı yada en azından yavaşlatmayı bir türlü başaramadık. Ve şimdi tek başıma üzerime koşan bu zamanın beni alt üst edeceği o kadar belli ki, ne yapacağımı bilmiyorum".
          Bir gün sonra sabah 7 de yine uyandı adam. Yatağın yanında ki çantasını kontrol edip, son yıllarda olmadığı kadar hızlıca hazırlanmaya başladı. Radyoyu açmayı da unutmadı. Kapı çalmaya başladı ama hiçbir ısrarlı zil sesini duymadı yada duymamayı tercih etti. Hazırlanınca kapıya doğru gitmeden önce yatak odasına son kez bakar gibi döndü ve tam kapının önünde durdu. "seni her zaman çok sevdim biliyorsun, seni her şeyden çok sevdim ama şimdi gidip kalan son hayalimizi gerçekleştirmem gerekiyor" dedi. Kapıya doğru yöneldi, kapıyı açtığında tanımadığı birkaç yüzle karşılaştı. Sanki üzerine atlayacaklar gibiydi. Hızlıca kapattı kapıyı adam. O kadar korkmuştu ki belki de hayatında kalbi hiç bu kadar hızlı atmamıştı. Ağlamaya başladı, sanki arafta kalmış gibi bir adım kapıya doğru atıyordu sonra vazgeçip yatak odasına doğru bir adım. Kapının vurulması ve zilin ısrarla çalınması ona sanki kapıya dayanmış bir Azrail'i anımsatıyordu. Cebini yokladı, önce saatini buldu. "vakit artık çok geç" dedi. Sonra cebindeki silahı çenesinin altına dayadı. Göz yaşları silahı ıslatmaya başladı. "Böyle olsun istemezdim, gerçekten istemezdim ama bunu sen yapmamı istedin" dedi. 70 yılın yorgunluğu bir saniyede kayboldu ve adam yere yığıldı yatak odasının önünde.
          Dışarıdaki adamlar kapıyı kırıp içeri girdiler. Evin içerisi inanılmaz derecede kötü kokuyordu. Bir insanın ölmüş bedeni olduğu belliydi. Oysa adam henüz öldürmüştü kendini. Adamın yanına doğru gittiklerinde kadının da az ilerisinde yerde uzandığını gördüler. Belki bir hafta belki daha da önce ölmüştü kadın. Bir yere gitmek için hazırlanmış elbisesi kurumuş kanlar içerisindeydi. Şimdi ikisinin de yorgunlukları çekip gitmişti. 
         
- Semih Aydın -                   02:26
                                        21.05.2020
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------


ŞİİR SATICISI

          Bir meydanda bir yaz günü şiir satıcısı tezgahını kurmuş ve bağırıyor "güzel şiirler var, aşk şiirleri, akrostiş şiirler, istediğiniz kadını kendinize aşık etmek için en iyi şiirler burada".
          Şiir satıcısı şuana kadar yazdığı bütün şiirler kadınları etkilemiştir. Doğal bir şiir yeteneği olan adam bu yeteneğini paraya çevirmenin yolunu bulmuştur. Büyük bir meydanda bir tezgah kurmuş, her gün saat 1 de tezgaha geçer ve 6 ya kadar insanlara ya daha önce hazırladığı şiirleri yada o anda yazdığı şiirleri satar. Her gün kazandığı parayla yeni şiirler yazmak için yeni şiir kitapları, defterleri ve özel şiir kalemi alır.
          - merhaba, kolay gelsin. Bir aşk şiiri alacaktım.
          + tabii ki, nasıl bir şey istersiniz?
          - neler var acaba elinizde?
          + her türlü şiir var elimde. Yada özel bir şiir yazdırmak isterseniz, biraz pahalı olur ama hallederiz.
          - fiyatları ne kadar acaba?
          + sade aşk şiirleri 5 lira. Hazır isme özel şiirler 10. Eğer vereceğiniz isim ben de yoksa 20 liraya özel bir şiir yazarız. Tamamen sizin istediğiniz gibi bir şiir olursa 50 lira.
          - isimli istiyorum ama umarım sizde hazır vardır. Çünkü en fazla 10 lira verebilirim. İsmi Merve.
          + en yaygın isimlerden, tabi ki var.
       
          Şiir satıcısı aklından aşkını parasıyla kıyaslayan insanlara güzel şiirler veresim gelmiyor diye düşündü. O yüzden ikinci derecede iyi şiirler defterini açıp, m harfine gelip Merve ismini buldu ve ilk şiiri kopardı.

          Mutluluk hep senden gelsin
          En güzel sevgiler hep sensin
          Rengi denizlerin gözünde
          Ve rüzgarların kokusu teninde
          Evet de aşkıma sen de
         
          - çok güzelmiş bu çok teşekkürler.
          + şiir yazan kişiye değil, ihtiyacı olana aittir.
   
           Her şiirini sattıktan sonra söylediği cümleyi tekrar edip, yine satılan her şiirinden sonra oldugu gibi biraz hüzünledi. Çünkü her sattığı şiirle kendisinden bir şeyler eksildiğini ve kötü bir şey yaptığını hissederdi. Ama yine de şiirlerini satmaktan vazgeçmezdi.
           - merhaba, şöyle güzel hatta baya güzel bir şiire ihtiyacım var.
           + tabi ki efendim hemen yazalım.
           - ama özel bir şiir olsun istiyorum. Hem akrostiş olacak hem de benim istediğim şeyi anlatacak. Yapabilir misin?
           + tabi ki efendim. Benim işim bu. İsmi nedir ve ne anlatmak istiyorsunuz?
           - ismi Demet. Kendisi bu şehirde değil ve beni sevmenin imkansız oldugunu söylüyor. Buna göre bir şeyler yaz lütfen.
           Kafasını salladı tamam der gibi ve hemen bir sigara yaktı. Bacak bacak üstüne attı, saçlarıyla oynamaya başladı. Defterini açtı mor defterini. Kalemini eline çok dikkatlice aldı ve bir saniye gökyüzünü izledi ve yazmaya başladı.

"Daha demin haykırdım gökyüzüne ismini
En güzelide bu, yokluğunda da sevebilmek seni
Mümkün olmayan aşklar arasında en güzeli
Ellerimde bir demet, eştir yüreğimdekine
Tarif etmenin imkansız oldugu bu gönül işinde"

           Adam şiiri okuyunca büyülenmişti sanki. Sürekli okuyordu aynı dizeleri. Şiir satıcısına hiçbir şey demeden parasını verip şiiri okuyup yürümeye başladı. 
           + şiir yazan kişiye değil, ihtiyacı olana aittir.
        
            İlk defa bir kadın geldi tezgahına. Şiir satıcı biraz tedirgin oldu. Acaba yazdığım bir şiiri beğenmeyen bir kadın mı diye düşündü.
            - merhaba, benim bir şiire ihtiyacım var.
            + maalesef erkekler için şiir yazmıyorum.
            - neden ki?
            + erkeklerin şiire layık oldugunu düşünmüyorum ve prensip meselesi, üzgünüm.
            - ama bu haksızlık. Benim de sevilmeye ihtiyacım var. Hem gerçekten o kişiyi çok seviyorum. Lütfen, o benim için çok önemli. Aşığım ben o kişiye. Her gün onun için uyanıp onun için uyuyorum ama onun benden haberi bile yok. Ve ben reddedilmekten çok korkuyorum. Lütfen, ne isterseniz yaparım, ne kadar para isterseniz veririm.
            Şiir satıcısı ilk defa bu kadar seven bir kadını görmüştü. Ve kalbinde inanılmaz bir ağrı oluştu. Yıllardır hep böyle sevilmeyi bekliyordu aslında. İnsanları birbirlerine aşık ediyordu ama kendisi yapayalnızdı. Bu kadının sevdiği erkeği o kadar kıskandı ki ilk defa bilerek kötü bir şiir yazmayı düşündü ve yazmaya karar verdi.

            + peki ama 200 lira isterim. İsmi ne?
            - olur tamam. İsmi Salih.

            Şiir satıcısının yüzünde buruk bir gülümseme oldu ve şiiri yazmaya başladı. İlk defa kötü şiir yazmaya çalışıyordu. 

            "Sen insanlığın en doğal hali
            Aşkın betimlenmesi
            Lafların hepsi anlamsız şimdi
            İsmi konulmaz bir sevgi bu 
            Her saniye her an yaşanan"
           
            Şiiri bitirdiğinde ilk defa bu kadar farklı hissetti ve ilk defa yazdığı şiiri verirken elleri titredi. Kadının yüzüne bakmadan şiiri uzattı.
            + şiir yazan kişiye değil...
            Cümlesini tamamlamasına izin vermeden kadın şiiri, şiir satıcısına geri uzattı.
           
- Semih Aydın -                    04:22
                                          18.05.2020
-------------------------------------------------------------------------------------------------------------

BİR YADA İKİ DAKİKA 

          Güneşin bulutların arasında sıyrılmaya çalıştığı ama kendisini bile ısıtamadığı bir gün. Saat sabahın yedisi. İsmi şehre yabancı bir üniversite öğrencisi yürüyor karlar üzerinde. Kulaklarında bir şiir çalıyor ölümün güzelliğiyle ilgili. Yerdeki karın gıcırdaması düşüncelerine ara ara engel olsada, biran önce kütüphanin önüne gidip sıraya girmeli ve yarın ki sınavına çalışmalı. Yıllar önce öğrendiği bir kestirme yolu kullanmak aklına gelir. Kar daha derin ve soğuk ama bir iki dakika değiştirebilir belki her şeyi. Yolunu değiştirir. Adımları yavaşlar. Botlarının çok sağlam olmadığı belli ve her adımda daha çok kar suyu ziyaret ediyor botlarını. Acı çekip daha çok acı çekmek için adımlar bitmek bilmiyor. Kulakları keskinleştirici bir soğuk sanki bir ıslık çalıyor. Aynı şiir yine çalıyor kulaklarında. Çantası daha da ağırlaşmış. Dünden daha ağır olduğu kesin en azından. Alçak ağaçların dallarına çarpmamaya özen gösterir yolun sonuna gelirken. Kimse kar meyvelerinin kafasına düşmesini istemez. Son bir kaç adım. Kavga eden bir başka adımlar duyulur ve telefonda bir ses "acele et, uzun bir süre yer tutamam sana". Çocuğun kulaklarındaki şiir öyle yüksek ki duymadı kızın sesini. Tam yanından geçerken yana bir adım değiştirdi her şeyi. Kız çocuğun çarpmasıyla hafif sarsıldı ve bir küçük kar ağacına çarptı. Beklenen oldu, bembeyaz iki surat. Sessizliğe izin vermeden ikisi de güldü. Ve özür dilediler birbirlerinden. Konuşmadan birlikte yürüdüler, yetişmeye çalıştıkları yer aynıydı. Neyse ki yeni açılmıştı kütüphane. Küçük bir insan seli koşuşturmaya başladı içeri. Herkes peteklere yakın bir yer hayal ederdi. Çocuk bu cehennem kalabalığında ve kaosunda kızı arıyordu ama kaybetmişti. Aklı kızda kalmış bir şekilde boş bir yer buldu peteğin yanında. Tam oturacakken aynı kız çekti sandalyeyi önünden çocuğu görmeden. Kafasını sallayarak otur lütfen dedi çocuk ve geçti az ilersindeki başka bir masaya. İnsanlar yerlerini alırken üstündeki beyazları atmaya çalışıyordu. Parmakların kendisine gelmesi biraz sürecek. Kitaplar açıldı. Gözlerin uykusu hafif hafif silinirken. Kimi kendini ders çalışmaya kaptırdı bile. Kimi ise bir aşkı arar gibi sağa sola bakıyordu. Çocuğun gözü kesinlikle kızdaydı. Önünde bir türlü anlayamadığı terimlerin yazdığı bir kitap. Küçük bir not defteri çıkarıp, kıza bakıp bir şeyler karalamaya başladı. Şiir oldugu belliydi.
          "Daha az önce bir kızla tanıştım
          Ömrümde gördüğüm en güzel gözleri ile
          Ne demek anladım iki saniyede sevmeyi
          Sen bu beyaz şehrin kraliçesi
          Ilık kışları yaratmak sana bahşedilmiş
          Lale bahçelerini geri getir bu şehre
          Aşık ol ve aşık et beni kendine"
         
          Kağıdı kopardı ve cebine koydu. Kıza vermek istediği açıktı ama nasıl yapabilirdi. Kız olan bitenden habersiz. Sadece sayılara gömülmüş şekildeydi. Saatlerce kızı izledi, elinde sıkı sıkı tuttuğu kağıtla. Öğlen arası geldi. Bu yemek arası demekti. Kız yemek yedikten sonra yanında başka biriyle dışarı çıktı. Çocuk çantasında bir şey aradı. Buldu da. Soğuktu, dışarıdan daha soğuk. Elindeki şiiri öyle sıkmıştı ki kelimeler silinmeye başladı. Kağıdı kızın masasına bırakıp dışarı çıktı. Kız bütün bu beyazlığın arasındaki en parlak şey olabilirdi. Yanındaki kişiyle konuşurken elini cebine attı ve sigarasını çıkardı. Parmakları kızarmıştı. Çakmağını yakmak için uğraşırken bir ses ürküttü bütün güzelliğini bu beyazlığın. Teldeki kara kuşlar kanat çırptı bir anda. İnsanlar hepsi kontrol etti kalplerini. Herkes ayakta durdu bir saniye, bir saniye sonra yere yığıldı biri. O beyazlıktan daha parlak olan kız, beyazlıkla yüz yüze gelince kanıtladı, ondan daha güzel oldugunu. Kırmızıya bulanmasaydı bu iki beyaz belki dünyanın en güzel resmi denilebilirdi. Çocuğun elinde ki silahtan çok herkes kulağındaki şiire odaklandı.
          "Güzellik ölümle ödüllendirilmeli
          Çünkü ölüm her şeyden daha önemli
          Bu ölüm öyle güzel olmalı ki
          Bir tesadüfü içermeli
          Bir yada iki dakika değiştirir her şeyi"
         
- Semih Aydın -                   02:27
                                        18.05.2020
------------------------------------------------------------------------------------------------------------

MUTLULUK AVCISI 

Karanlık yağmurların kokusunu saldığı bir gecede, "tam da bana göre bir av vakti" diye geçirdi içinden. 

Montunu giyip, şapkasını taktıktan sonra evinin ışıklarını söndürüp kendini attı sokağa. Derin bir nefes alıp, kollarını açtı ve rüzgarı bekledi. Hangi yöne gideceğini ona bıraktı. Yürümeye başladı şehrin sonuna doğru.

Avını aramak konusunda ustaydı, karanlığın çirkin yüzünü sakladığından mutlu bir şekilde gülerdi her saat başı. Yürüdü yürüdü ve ormanlık alanda bir kadın gördü.

Kadın harap bir şekilde bir bankta oturuyordu. Anlamsız kelimeler tekrar edip ağlıyordu. Yavaşça kadına yaklaşıp, korkutmak istemeden:

- merhaba, ben mutluluk avcısı. Diye tanıttı kendini.
- merhaba ben Lili. Dedi kadın sakin bir şekilde.

Adam elleriyle kadının boynunda tuttu ve "bu dünyada en mutlu oldugun anı göster bana" dedi.

Kadının gözünden birkaç damla daha yaş döküldü. Sonra kendinde olmadığı belli bir şekilde göğe bakıp gülmeye başladı. Mutluluk avcısı da çevirdi yüzünü göğe doğru.

"Ufacık bir kız babasına doğru koşuyordu. Üzerinde çiçeklerle bezenmiş bir elbise. Saçları değiyordu beline. Elinde bir doğum lekesi parlıyordu güneşte. Koştu koştu ve sonunda vardı babasının kucağına. Yıllardır görmediği belliydi. Sarıldığı anda sanki dünya bir saniyeliğine durmuş gibiydi. Hiç konuşmadı ikisi de. Sadece içlerine çektiler birbirlerinin kokusunu. Birkaç saniye sonra bir ses. Birbirlerinden ayrılacakları belliydi. Bir gökgürültüsü duyuldu, bir sur üflendi yada, bir çığlık koptu belki de. Kız iyi ki dediği yerdeydi. Babasının yüzünde birkaç anlam ifade eden bir gülümseme. Kısa bir an daha geçince, babasının ağırlaştığını yada hafiflediğini fark etti kız ve bir yaprak gibi dağılıp düştü yere adam. Ölümle tanıştı artık yeni bir insanoğlu. Bir şey demek istedi, diyemedi kız. Koşmak istedi tekrardan babasına, koşamadı."

Mutluluk avcısı eğdi boynunu yere. İlk defa böyle bir mutluğu çalıyordu bir insandan. Düşünmek istedi, bu nasıl bir mutluluk, sormak istedi Lili'ye bu nasıl olurda senin en mutlu anın olur diye. Tek kelime etmedi. Sadece uzun uzun baktı yüzüne. Belki de her şey yüzünde anlatılıyordu. Lili hafifçe gülümsedi ve "teşekkür ederim, içimden bir şeyi koparıp aldın, ne oldugunu bilmiyorum ama teşekkür ederim" dedi. 

Mutluluk avcısı ilk kez kandırıldı yada ilk kez gerçekle karşılaşmıştı. Tek bir söz etmeden kollarını açtı ve rüzgarı bekledi. Hangi yöne gideceğini ona bıraktı.

- Semih Aydın -                  02:38
                                        08.05.2020
------------------------------------------------------------------------------------------------------------

BİR ŞANS DAHA

           Saat 12 yi biraz geçe, bir pazar günü, mevsimlerden kış, Ocak ayının 19'u. Dışarıdaki yağmur pencereden içeri girmek için zorluyor. Bir çift kafede oturuyor. Bir tartışmanın yada ayrılığın ortasındalar.

Kadın: Yapacak bir şey yok maalesef, ben de böyle olsun istemezdim ama artık seni sevmiyorum.

          Uzunca bir sessizlik çöker yapayalnız kafeye. Gökgürültüsü ara ara sessizliği bozup kaybolur. Adam düşünceli ve umutlarını kaybetmiş gibi cebini yoklar. Tam bir şey söyleyecekmiş gibi öne atılır sonra vazgeçer.

Adam: Bu kadar kolay olamaz, olmamalı. Kurduğumuz o kadar hayalden sonra beni böyle bırakamazsın.

Kadın : Lütfen uzatmayalım, ne söylersen söyle fikrim değişmeyecek.

Adam : Peki ama son kez bir şey isteyebilir miyim?

Kadın : Tabi.

Adam : Son kez sarılabilir miyim sana?

       Kadın evet der gibi kafasını sallar. Adamın gözü kadının boynunda. Sanki kurtarıcısı oradaymış gibi. İkisi de ayağa kalkar ve dünyanın en kısa sarılması gerçekleşirken adam kadının boynundaki yeşil kolyeyi tutup, "mükkemmel bir zamana" der.

         Adam böylece zamanını durdurup 5 dakika öncesine aldı. Bir şansı daha vardı. 

Kadın: Yapacak bir şey yok maalesef, ben de böyle olsun istemezdim ama artık seni sevmiyorum.

Adam : Senden bir saniyede olsun kalbinini yoklamanı istiyorum, oralarda bir yerlerde bir ben olmalıyım. Bu kadar kolay beni unutmuş olamazsın, tamamen silinmiş olamam. Senin için ne demek olduğumu hatırla, lütfen.

Kadın : Tabi ki tamamen silinmedin hala değerli birisin benim için ama bunun sevgililik anlamında bir karşılığı yok. Üzgünüm ama buraya kadar.

Adam : Peki ama son kez bir şey isteyebilir miyim?

        Adam zamanı durdurdu ve 5 dakika öncesine aldı. Bir şansı daha vardı.

        Adam bir düşünce denizinin en diplerinde boğuluyor gibiydi. Kaybetmek üzere oldugunu farkında ve aynı anı milyonlarca kez tekrar etsede bir şey değişmeyeceğini anlamıştı. Ne dersem beni tekrardan sevebilir diye düşünmekten alamıyordu yine de kendini. Bir şiir geldi aklına.

Adam : "Şimdi söylenmeli
Aşk sözlerinin en güzeli
Bu ayrılığın karşısında
Bağırarak ve en derinden
Seven biri asla vazgeçmez sevdiğinden"

        Kadının yüzünde ufak bir gülümseme belirdi. Gözleriyle bir şeyi arıyor gibiydi adamda. Acaba büyük bir hata mı yapıyorum diye düşündü. Sonra böyle olması gerekiyor diye tekrarladı birkaç kez içinden. Kalktı ve adama doğru yürüyüp sarıldı. Ve elini adamın montunun cebine atıp, sıkıca bir kalemi tutup "mükemmel bir zamana" dedi.

        Kadın zamanı durdurdu ve 5 dakika öncesine aldı. Adamın onu ikna etmemesi için bir şansı daha vardı.

      Sevginin, mantığın ve gerçeğin savaşı belki de sonsuza kadar devam edecek ve bu yapayalnız kafeden bir kazanan çıkmayacak. Mutlu yada mutsuz bir son olmadan devam edecek sonsuza kadar. Sadece her Ocak ayının 19'unda saat 12'i biraz geçe adam ve kadın yerlerini başka ayrılıklara devredecekler.

Zaman durdu ve 5 dakika öncesine alındı. Herkesin bir şansı daha vardı.

- Semih Aydın -                02:07
                                     08.05.2020
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------

ALTIN KAĞITTAKİ ŞİİR

          "Aşık olmak çok güzel bir şey tavsiye ederim. Sadece bir kişiyi düşünmek, sadece onunla ilgili hayaller kurup kendi kendini büyütmek. O varsa mutluluk, o varsa güneş güler bana ama yoksa karanlık doğar sabahın ilk saatlerinde, bütün gün ağlak yağmurlar gezer penceremin önünde. Aşk böyle garip bir şey tavsiye ederim yine de." diye geçirirken içinden bir adam oturduğu sandalyenin ucundan aynı zamanda bir kısmını ufacık defterine yazıyordu. Karşında bir arkadaş, sessizdi o da. Bazen hiçbir şey konuşmadan saatlerce otururlardı. Saat gece yarısına yaklaşırken, kahvenin sahibinin kalın sesi bozdu tenhalığını ve darmadağın etti gecenin kalbini.

- Beyler kapatıyoruz artık.

"Vakit tamam artık gitmem gerek sessizce. Sessiz gözyaşları yakıyor tenimi. Senin silemediğin bu gözyaşları ne kadar çok."

- Tamam abi kalkıyoruz.

Hızlıca kalkıp, sessizce karıştılar karanlığa farklı iki yoldan. Ne bir iyi geceler ne de başka bir şey demeden. Sabah gözleri yakan bir hızla doğdu ve duyulmaya başladı kuşlar. Bahar pencerelere  dayanmaya hevesli. Bulutlar gitmek için fırsat kolluyordu. Adamın biri:

- "Sanırım bu sefer oldu" dedi. Yüksek sesle ve içten. 

Diğer adam "zaten başaramamak alışkanlıktır bende, aksi olsa şaşırırdım" diye hayıflanıp yavaşça aldı önündeki kağıdı ve cebine tıkadı bir anda.
Aynı anda çıktılar evden, aynı adımlarla yürürken aynı yere, biri hayalleri çiziyordu gökyüzüne, diğeri bulutlarla kapatmaya çalışıyordu gökyüzünü. Birinin adımları bir şarkıya ritim tutar gibi, diğeri bataklıktan geçermiş gibi. Uzaklarda görüldü yemyeşil bir tepe. Tepenin zirvesinde bir kadın bekliyor. Saçları rüzgarla konuşuyor. Elleri tutmaya çalışıyor bir kuşun bestesini. O an dünya dursa diye düşündü iki adamda. Biri gülerek, diğeri ağlak gözlerle. Ve vardıklarında zirveye, sessizce kadının konuşmasını bekledi ikisinde. 

- Sonunda geldiniz şair beyler. Hazır mı şiirleriniz? Artık evlenmek istiyorum birinizle. Hatta belki haftaya olur düğünümüz. 

Güler bir yüz bir kadına ne kadar yakışırsa o kadar yakışmış bir ifadeyle.
Bu köyün ismi şairler köyüydü. Evlilik çağına gelmiş kızlara şiirlerini yazan adamlar, şairler tepesinde okurlardı şiirlerini talip oldukları kadınlara ve kadın altın kağıda yazılmış şiirlerden hangisini beğenirse, bir gün sonra o kağıtla dayanırdı şairin kapısına ve aşkla yemin ederdi bundan sonra sadece ben şiirlerinin öznesi olacağım diye. 
Adamın biri tereddütlede olsa "önce ben" dedi. 
Kuşlar sustu, rüzgar ara verdi dolaşmasına, bütün  tabiat kulak kesildi adama. 

"Sen baharın kalbi
Sen güzelliğin tek tanımı
Ben aşığım adına ve sana
Sen de aşık olur musun bana" 

Kadın hiç bir ifade takınmadan döndü diğer adama. Bir nefes aldın adam ve başladı:

 "Soruldu mu aşkın adı bana
 Ilık ve yağışlı bir akşamda
 Leylim baharlarda ve hazanda
 Adını söylerim ben her insana" 

Kadının yüzünde yine aynı ifadeyle güneşe bakmaya başladı ve fısıldayarak bir şeyler söyledi. İki adamda duyamadı ne dediğini ve geldikleri adımlarla geri çekildiler. Eve dönüp kapının önünde beklemeye başladılar. İkisinin de evi birbirine çok yakındı. Her saniye sanki kalplerinde atıyordu. Uzaklardan birkaç adım duyuldu. İkisi de sarıldı kapıya. Öyle bir heyecandın ki gece takındı en çok yakışan sessizliğini üzerine. Bir kapı çalındı. İkisi de kendi kapısı sandı. İki kapı da açıldı. Daha güzel şiiri yazmış olan kazanmıştı. 

- Semih Aydın -                      04:13
                                            02.05.2020 
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Yorum Gönder

0 Yorumlar